www.intouchlife.wordpress.com

22 02 2012

Yeni yazılar için yeni blog adresi.

Ocak 2012 itibariyle yazılarıma aşağıdaki adreste devam ediyorum.

Ayrıca, 2012 yılı boyunca “365 günün Tao’su” adlı kitaptan her gün için bir alıntı yayınlayacağım, kitapla birlikte bir yılın yolculuğunu eşzamanlı olarak yapacağız.

http://www.intouchlife.wordpress.com

Sevgiler,

Melike Belkıs

Reklamlar




Okyanusun Çalkalanması

2 01 2012

“Satyayuga devrinde Diti’nin güçlü çocukları (ifritler) ve Aditi’nin kutlu çocukları (tanrılar) yaşlılık ve ölümden nasıl kurtulabiliriz diye düşündüler. Çareyi okyanusun çalkalanmasından doğacak sütü yani ölümsüzlük içkisini (amrita) içmekte buldular.

Okyanusu çalkalamak için yılanlar kralı Vāsuki’yi ip olarak Mandara dağını da değnek olarak kullandılar. Böylece hem tanrılar hem de ifritler çalkalamaya başladılar.

Bin yıl geçtikten sonra yılanın birden çok başı bir bir kayaları ısırıp zehir akıtmaya başladı. Çalkalanmanın da etkisiyle Hālāhala denilen zehir okyanusun yüzeyinde birikti. Bütün dünya tanrılar ifritler ve insanlar zehirlenmeye başladılar. Hemen tanrı Şiva’ya başvurup yalvardılar. Yüce Şiva-Rudra geldi ve zehiri sanki abıhayat içer gibi içti ve Hālāhala zehirini boğazında tuttu.

Tanrılar ve ifritler tekrar okyanusu çalkalamak istediler. Bu defa Mandara dağı yer altındaki Patala’ya inerek kayboldu. Vishnu’dan onu çıkarmasını rica ettiler. Vishnu da kaplumbağa biçimine girerek okyanusun dibinden dağı yüzeye çıkarttı.

Bin yıl sonra Dhanvantari adında bir adam ortaya çıktı. Bu Ayurveda (yaşam bilgisi) bilen dindar bir kişiydi. Sonra müthiş güzellikte göksel periler oluştu. Okyanusun yüzeyindeki kremadan oluşan bu güzellere Apsarālar denildi. Onları ne tanrılar ne de ifritler eş olarak kabul etmeyince ortalık malı oldular.

Gene okyanus çalkalanmasından Vārunī denilen içki oluştu. Bu tanrı Varuna’nın kızı idi ve bir tür şarap (sura) idi. Onu şeytanlar eş olarak almadıkları için onlara Asuralar denildi. Tanrılar ise Vārunī’yi eşliğe kabul ettikleri için Suralar oldular.

Atların kralı Uççaihşrava Kaustubha denilen mücevher ve nihayet beklenen abıhayat suyu ortaya çıktı. Tanrılarla ifritler bunun için kavga etmeye başladılar.

Asuralar tüm cadıları etraflarında topladı. Ölümcül bir savaş oldu gök ve yer sarsıldı. Vishnu büyüleyici bir kız kılığına girerek abıhayatı başka bir yere kaçırdı. Tanrı Vishnu’ya karşı gelenler ona saldırınca müthiş bir savaş oldu ve Diti oğlu olan Asuralar ortadan kaldırıldı.

Savaş kazanıldıktan sonra İndra üç dünyayı da mutlulukla yönetti.”

Okyanusun çalkalanması ile birlikte yüzeye ilk çıkan zehirdir, sırasıyla binbir çeşit varlık ve her birinin sembolize ettiği anlamlar su yüzüne çıkarlar.

En derinde bulunan ölümsüzlük nektarı ise büyük ödülü, ölümsüzlüğü sunar.

İnsanın bu dünyadaki yolculuğunda ilerledikçe, benliğinin derinlerine doğru indikçe ödülü bulacağı anlatılır kısaca.

Zehir bizim acı veren duygularımızdır, ölümsüzlük iksiri ise yaşamın anlamını bulmaktır.

Bugün sizin okyanusunuz çalkalandığında su yüzüne çıkan ne? 

Bu sene yeni bir isim seçseniz ne isim verirdiniz kendinize?

Bizler de ölümsüzlük iksirini arayan tanrılar gibi doğduğumuz andan itibaren yolculuğumuzda farklı isimlere bürünerek gerçek adımızı arıyoruz.

Şimdi bir düşünün siz hangi duygunun, durumun ya da neyin tezahürüsünüz?

Ve kim olmak isterdiniz?

Yolculuk uzun, insan vakti geldiğinde ismini değiştirmeyi öğrenmeli.

Geçmiş isimlerine ve gelecek için arzuladığı isimlerine bakıp hikayesini görebilmeli…





Noel Baba’dan Mektuplar…

24 12 2011

Noel Baba’ya Mektup…

Her sene yaptıkları gibi 1911 yılının noel arifesinde biri kız diğeri erkek iki kardeş Noel Baba’ya bir mektup yazarlar.

Son derece samimi bir dille kaleme alınan mektup o yıl için istekleri sıralar: oyuncak bir bebek, kapüşonlu bir yağmurluk, bir çift eldiven –burası yanmış okunmuyor– … elma, bir adet altın para ve şekerleme…

Mektup büyük bir itinayla Noel Baba’nın mutlaka uğrayacağı bir yer olan evin şömine bacasının içine, gizli bölmeye bırakılır. O akşam mutlu ve huzurlu yataklarına koşarlar, “Bir an önce sabah olsun!” …

Tabii heyecandan uyku tutarsa, kulakları çatıdan gelecek tıkırtıdadır, belki de Noel Baba arabasıyla şimdi buraya doğru gelmektedir…

2011 yılında yine noel arifesinde şömine bacasında yapılan tamirat esnasında, tam yüz yıl sonra, bir mektup bulunur.

Anlaşılan iki küçük çocuğun yazdığı mektup –ufak birkaç yanık dışında– sanki yeni yazılmış gibi canlı ve sevgi dolu durmaktadır… Yeni yıl için istekler, Noel Baba’ya bol şans dilekleriyle gönderilmiştir…

O gün belki bilmiyorlardı ama Noel Baba’nın gerçekten de şansa ihtiyacı vardı!

Noel Baba’dan Mektuplar…

1920 yılında J.R.R. Tolkien, üç yaşındaki oğlu için Noel Baba’dan gelen bir mektup kaleme alır… Bundan sonra her yıl bu mektupları diğer çocukları için geleneksel bir şekilde kaleme almaya devam edecektir.

Üstleri karlı ve hayal ürünü bir Kuzey Kutbu posta idaresinin pulları yapıştırılmış olan mektuplar bazen kapının önünde bulunuverir, bazen posta kutusunun içinden çıkar, kimi zaman hediye paketlerinin arasına sıkıştırılmış ya da şöminenin yanı başına bırakılmış olurlardı.

Zaman geçtikçe Kutup Ayısı’yla yalnız yaşayan Noel Baba’nın evi kalabalıklaşır, kar perileri, kızıl yer cüceleri, gulyabaniler, kardan adamlar, in ayıları ve periler hikayelere katılır… Her serüven inanılmaz eğlenceli ve sürükleyicidir. Bütün mektuplar güzel bir noel dileğiyle ve sevgiyle noktalanır…

Ta ki 1943 yılına kadar…

Bu yıldan sonra Noel Baba’dan bir daha mektup alınmaz.

Sebebi her ne idiyse bilemiyoruz, belki dünyanın yaklaştığı savaş yılları artık Noel Baba’nın var olmasını zorlaştırıyor,  belki de çocukların büyümesi Noel Baba’yı gereksiz kılıyordu…

Noel Baba’nın gerçekten de şansa ihtiyacı vardı!

Sadece Noel Baba’nın mı?

Asıl şansa ihtiyacı olan içimizdeki hayal gücü, isteme arzusu, gerçekleşebilir inancı ve masumiyet.

Bizler, zamanla büyüdük, savaşlarla törpülendik, zorluklarla eğitildik, gerçek dünyayı öğretildik.

O dünya o kadar gerçek ki hayallere, masallara, öykülere yer kalmadı.

O dünya o kadar gerçek ki, masumiyet kinayeli bir gülümsemeyle küçümsenir oldu.

O dünya o kadar gerçek ki, gerçekliği dayanılmaz oldu.

İnsan naiftir. Ama bilmez.

Ruhu incedir, kırılgandır. Yine de o kadar dayanıklı ve güçlüdür ki bunu fark etmez.

İnsan içinde hep bir çocuğun yaşadığını görmez.

Noel Baba’ya yazılan mektuplar ona ulaşır mıydı? Noel Baba var mıydı?

Onlarca yüzlerce masalın  kaynağı neydi? Bu öyküleri ilk kim anlatmıştı?

Neden binlerce yıldır insan bütün bunlara vakit harcamıştı? Hikayeleri ve kahramanları yüceltmiş, nesilden nesile akmalarını sağlamıştı?

Neden öyküler vardı?

Neden?

Cevabı bulmak belki önemli. Bunun için size bir öykü anlatabilirim. Ah, evet kolayca bir öykü uydurabilirim. Hatta bi tane daha ve evet isterseniz bir tane daha…

Cevabı bulmak belki de önemli değil. Bunun için de size bir öykü anlatabilirim. Bir tane daha ve yine isterseniz bir tane daha…

İnsan ruhu öyküleri seviyor.

Bugün, bu kadar gerçekleştirdiğimiz dünyamızda hala öykülerle yaşıyoruz.

Mesela siz, her gün kendiniz için bir öykü yazıyorsunuz. Evet, siz yazıyorsunuz. “Nasılsın?” diye soran herkese bir öykü anlatıyorsunuz. Kendi inandığınız öyküyü.

Her gün gazetede, televizyonda size anlatılan öyküleri dinliyorsunuz. Üstelik bugünkü öyküler öyle eskisi gibi kulaktan kulağa değil, gözlerinizle görüp inanacağınız türden. Sonra da hep birlikte inanıyoruz.

Kendi yarattığımız öykülere gerçek adı veriyoruz. Kendi yarattığımız dünyayı değişmez kabul ediyoruz. Gittikçe karamsarlaşıp, gittikçe içinden çıkılmaz bir kutuya hapsoluyoruz. Tek isteğimiz çıkmak, özgür olmak. 

Endişeliyiz, kendimizi kapattığımız kutu –gerçekliğimiz– dünyamız artık bize yuva olmaktan çıktı, sanki bize karşı hareket ediyor. Evimiz dediğimiz bu mekan bizi beslemiyor, güven vermiyor.

Korkuyoruz. Yarından, öbür günden. Geleceğimizden. Hem de sadece kendi geleceğimizden değil, çocuklarımızın ve onların çocuklarının geleceğinden. Bir gün biteceğinden öyle eminiz ki. -Galiba bunu da biri anlatmıştı bir öyküde.- 

Öykü gittikçe dibe çekiyor. Çıkış yolu yok gibi. Kitabın son sayfalarına çevirip birkaç iyi satır okusak belki rahatlayacağız ama kitap bizim elimizde değil ki!

Sahi, bu öyküyü kim anlatıyor? Tanrı mı? Bu onun öyküsü müydü? Belki kitap ondadır?

Unuttuk. Tanrı kitap okumaz, o sadece yazdırır.

Kitabı yazan biziz.

O sensin, o benim…

Sonsuzluk içinde insan sonsuzluğu anlayamayan algısıyla öyküler yazar kendine. Kimi mutlu sonla, kimi mutsuz sonla biter.

Öyküyü yazmak için kelimeleri kullanır, kelimeleri bulmak için zihnini, zihnini çözmek için bilgiyi kullanır.

İnancı unutursa insan, öyküleri asla mutlu sona ulaşmaz. Hayal gücü cenneti de cehennemi de yaratabilir kolayca.

Mutlu son için masumiyet ve sevgi gereklidir ve de inanç… Noel Baba’nın mektuplarını okuyacağını ve dileklerini gerçekleştireceğini düşünen bir çocuğun masumiyeti ve inancı. İçindeki çocuğun masumiyeti ve inancı.

Gerçekleşmeyen bir dilekle hemen küsmemek gerekir hayata. Hayat zaten en büyük hediye değil midir? Yeni bir dilek için her zaman yer vardır.

Evet, artık biliyorsun. Yaşamın öyküsü sensin. İstediğini anlatabilirsin. İnanıyorsan eğer  anlattığın herşey gerçek olur.

Sen ve diğerleri bir araya gelip öykü anlatmaya başladığınızda bu büyük yaşamdır. İnandığınızda anlattığınız herşey gerçekleşecektir.

Ve  bütün bunlar zaten bir öykü ise  şimdi rahatça arkana yaslan… En sevdiğin köşede, en çok sevdiklerinle…

Hadi, çekinme yapabilirsin, artık sen anlatmaya başla… Neredesin? Ne yapıyorsun? Neler oluyor? Anlat…

Biz hepimiz, heyecanla ve merakla seni dinliyoruz. Kelimeleri sen seç. Öyle kelimeler seç ki öykü senin istediğin öykü olsun.

Unutma, her öykü ustası anlatmaya ilk başladığında seninle aynı yerde duruyordu. Yaşam ancak yol aldıkça ustalaştırır insanı. Ustaların öyküleri o kadar güzeldir ki nesilden nesile aktarılır, dilden dile, gönülden gönüle akar, yaşar, yaşatırlar.

Her mektup “sahibine” ulaşması dileğiyle gönderilir, her öykü dinlendikçe kıymetlenir. Yine de yazan bilir ki tüm bunların asıl sahibi kendi içindedir. Biz bütün yaşam öykülerimizi kendi ruhumuzla konuşurken yazarız. 

Artık işi şansa bırakma, çünkü aslında şansa ihtiyacın yok, sadece içindeki çocuğun ruhunla konuşmasına izin ver. En güzel öyküleri dinleyeceğinden emin olabilirsin…

Kuzey Kutbu’ndan,

Noel Baba’dan sevgiler.

Mutlu Yıllar…





Zamanın Sonu…

17 12 2011

Bitti.

Bildiğin zaman aslında bitti.

Artık günlere, aylara ve yıllara ihtiyacın olmayacak.

Zihnin zamanı sona eriyor…

Varoluş sonsuzdur, aslında zaman yoktur.

Bunu hiç düşünemedin mi?

 …

Duyuyorum, düşünen zihnin itiraz ediyor.

Bana onlarca sebep sayabilir, biliyorum, bir sürü açıklama yapabilir.

Düşünen zihin bilgiyi sever.

Ancak, zaman sadece senin zihninde var.

Sadece senin zihnin geçmişi yargılıyor ve gelecek için endişeleniyor.

Geçmiş ve gelecek.

Zihin zaman cetvelini sever.

Zaman hakim olmasını sağlar, geçmişe, geleceğe ve sana.

Tabii ki sen de düşünmezsin doğal olarak.

İsa’ya sorarlar: “Tanrı’nın krallığında en benzersiz şey ne olacak?” diye. 

“Zaman olmayacak.” diye yanıtlar. 

Ne tuhaf bir yanıt!

Zaman olmayacak… Neden en önemli şey bu olsun?

Bize bugüne kadar onlarca şey anlatılmadı mı?

Onlarca güzellik Tanrı’nın krallığına ait.

Zamansızlık ne demek?

Ve neden bu kadar önemli olsun ki?

-Ya, sen… neden takvim bitiyor diye bu kadar endişeleniyorsun?-

İnsanın krallığında zaman hükümdardır.

Doğduğun an kum saati senin için ters döner, geriye sayış başlar.

Zaman kısıtlıdır.

İnsan en iyisini ister, zamanını en doğru şekilde değerlendirmek ister.

Sorsalar son dakikalarını yaşayan birine “Dünyadaki en büyük hazine nedir?” diye, “Zaman” der…

Ömrü bir dakika bile uzatmak paha biçilmezdir.

İnsanın krallığında zaman korkuyla hükmeder.

Mutlu hissediyorsan çabucak geçiverir, mutsuz hissesiyorsan bitmek bilmez.

Geçen günler kaybedilir, bir daha geri gelmez denir.

Gelecek ise hep orada uzaklarda, bir türlü erişilemeyendir.

Ne geçmişini elinde tutabilen ne de geleceğini yakalayabilen insanın krallığındadır zaman, sadece düşünen zihnindedir.

Ve İsa yine der ki: “Küçük çocuklar gibi olmadıkça Tanrı’nın krallığına giremezsiniz.”

Zihin ve ego yetişkinlere ait.

Onlar “şimdi”yi yaşamak yerine geçmiş ve gelecek hesabı yaparlar.

Oysa bilmezler, “şimdi” sonzuluğa aittir.

Zamansızdır.

Sadece “şimdi” yaşanabilir.

Yaşam şimdidir.

Geçmiş ve gelecek ise zihinde düşünülendir.

Geçmiş olan zaten yaşanmıştır.

Gelecek olan ise yaşanması hayal edilendir.

Gerçek yaşam sadece “şimdi”ye aittir.

Ve “şimdi” insanın bu bilinen krallığına ait değildir.

O Tanrı’nın krallığına aittir.

“Şimdi” ruhun zamanıdır.

 

İnsan  asla “şimdi”ye önem vermez.

Şimdi çok anlamsızdır zihin için.

Nasıl olsun, zihin hiçbir zaman “şimdi” de olmamıştır ki…

Olamamıştır, çünkü zihin hükmeder, tutsak eder.

Oysa, “şimdi” özgürlüktür.

Artık yaşamayı öğrenmenin zamanı değil mi sence de?

Korkma, sustur zihnini.

Çünkü, ölülerin krallığında ışık ve ümit yoktur.

Neşesiz ve soğuktur.

Nehirlerle çevrelenmiş ölülerin krallığına girmek cesaret ister.

Tüm nehirleri; kederi, üzüntüyü, öfkeyi ve unutulmuşluğu aşmak gerekir.

En önemlisi, dönülemez yemini geçmek gerekir.

O yemin ki, insanı tutsak eder.

Sen tekrar yaşama dönebilmek için korkusuz olmalısın.

Cesur olmalısın.

Kendini ölülerin krallığından çıkaracak kadar cesur.

Çocuklar cesurdur.

Onlar öğretilmedikçe korku nedir bilmezler.

Artık tekrar çocuk olmak zamanı.

Çocuk sadece “şimdi” de yaşar. Ne geçmiş ne de gelecek yoktur.

Çocuk Tanrı’nın krallığında mutludur.

İnsanın bilinen krallığı bitiyor.

İçindeki çocuk seni bekliyor.

Vakti geldi.

Ona kulak ver, özen göster.

İçindeki çocuğu sevgiyle okşayan, kendi ruhunu okşar.

Şimdi, saf, sevgi ve coşku dolu ruhu yaşamanın zamanı.

Yeniden keşfetmek ve sevmenin, bütün olmanın zamanı.

“Şimdi” zamanın sonu…

Zaman bitiyor diye korkma.

Çünkü O, “Yaşa” dedi, “daha fazlası değil, sadece yaşa…”





Yolculuğu kim yapıyor?

11 12 2011

Bu yaşam kimin yolculuğu?

Diye soruyorum kendime…

Güne başladığım her sabah o kadar eminim ki gün bana ait. Dün ile yarın arasındaki bugün, her gün benim yaşam yolculuğumun bir parçası.

Hikayeyi de iyi biliyorum, şimdi anlat deseler çocukluğumdan başlayıp her şeyi anlatabilirim.

Bu benim yaşam öyküm, bundan daha doğal ne olabilir ki?

Tabii, unutkanlıklar oluyor, olsun… İlk birkaç yaşın silik anılarını da anne babamın anlattıkları dolduruyor… Gerisi zaten tüm canlılığıyla zihnimde. İstesem olayları, insanları zihin gözlerimle tekrar görebilir, sesleri ve kokuları tekrar tadabilirim.

Bu benim yolculuğum.

Diyorum kendime.

Arabadan indim, uzun bir yol oldu, direksiyon başında biraz yorulmuşum. Eve yürürken dönüp arabama baktım, yolda beraberdik… Peki ama, yolculuk kimin yolculuğuydu?

Direksiyon başında ben oturuyorsam benim olmalıydı, ama arabam konuşabilseydi belki o da kendi yolculuğunu anlatırdı. Yolu beraber kat etmiştik ne de olsa.

Bedenimin içinde merak ediyorum, direksiyonun başında kim var? Aslında bu yolculuk kimin yolculuğu?

İnsan sadece zihin ve beden olduğunda, ruhu unuttuğunda yolculuk yalnızca sana ait zannedersin. Oysa ruh hemen yanıbaşında, sana senden yakın ve seninle beraber yoldadır.

Ruh bu dünyada yol alabilmek için bedene muhtaçtır. Beden ise manevi yolculuğunda ruha muhtaçtır.

Ruhun uzun yolculuğunu düşününce şimdiki bedenin –bu senin bedenin– geçici bir vasıta olur. Tıpkı uzun yolda sürekli at değiştirmek zorunda olan binici gibi. Atlar yoruldukça yenisine geçmelidir ki hedefe varabilsin. Ruh uzun yolculuğunda hedefe ulaşmayı arzularken beden ona eşlik eder.

Arabanın aksine atlar yolculuğu kendilerine göre yorumlar. Bazıları binicileri ile uyumlu, aynı hedefe sorgusuz sualsiz var güçleriyle koşarken, bazıları kendi arzularına kapılır, başka yollara başka amaçlara yönelmek ister.

Binici atın iyi olması için ona bakıp gözetir, bilir ki at ne kadar sağlıklı ve zinde olursa yolculuk o kadar kolay ve uyumlu olur. İkisi bütün olduklarında güçlenirler.

Binici hoyrat olursa ne ata ne de kendine hayrı olmaz. Ne yol kalır geriye ne de varılacak bir hedef. Her seferinde başa geri döner tekrar denemek için.

At başına buyruk olduğunda ise bütünlük bozulur. At, istediği çayırda koşabilir, istediği kısrağa kavuşabilir belki ama hedefsiz ilerleyemez, zevk alsa da olduğu yerde kalmıştır.

Yol almak için bütün olmak gerek.

Beden ruhun rehberliğine muhtaç, ruh bedenin deneyim ve duygularına.

Yolun yarısı bedene ve bu dünyaya aitse, diğer yarısı ruha ve öte dünyaya aittir.

Ne zaman ki insan ruhu unutur, salt bedene odaklanır, o zaman kaybolur. Aldığı ve almayı arzuladığı tüm zevkler bir süre sonra tatmin etmez olur, ruhu duymayan bir beden mutsuzluğa mahkumdur.

Beden ancak ruhla canlanır. Ruhu reddeden bir beden için yaşama kavuşmak olsa olsa bir hayalden öteye geçmez.

Oysa çok gürültü var, bugün ruhu duymak neredeyse imkansız.

Hem içeride hem de dışarıda çok gürültü var… Herkes birşey anlatıyor, doğduğun an sanki yol haritası belli, şablon hayat. Zihnin görevi ağır, haliyle o da çok konuşuyor, yapılacak çok şey var, elde edilecek, sahip olunacak çok şey. Zihin hesap yapıyor, stratejiler üretiyor, çevreyi gözlemliyor, örnekler seçiyor, arzular ve istekler yaratıyor. İnsanın çok işi var bu dünyada. İnsan yanlış yol haritalarında kayıp. İnsan bir o kadar mutsuz.

Ruhun dünyası ise sessiz, insan ancak sustuğunda duyabilir. Tüm gürültüleri bir kenara bırakıp sessizleştiğinde ruhun kendisiyle konuştuğunu fark eder. Ruh güzeldir ve güzeli sever. Yaşam iyi ve güzel olsun ister. Güzellik insanın ruhunu okşar. Ruh konuştuğunda güzel konuşur, insana yaşamını nasıl iyileştireceğini, nasıl güzelleştireceğini anlatır.

Bütün olmak için ruh bedene, beden ruha konuşmalı. Ruh bedeni, beden ruhu dinlemeli.

Sanki çok uzun zamandır tanıdığın ama hiç yüzyüze tanışmadığın birini görecekmişsin gibi heyecanlı…

Bu bedeni seçip onurlandıran kim? Senden bilge olan kim? Senin onu dinlemeyi arzulayacağın günü sabırla bekleyen kim? Seni sen yapan, hep yanında olan ve hiç yalnız bırakmayan kim? Yolculuğun asıl sahibi kim?

Şimdi onu duymak için sessiz kalmayı öğrenebilirsin… Ruhunun mevcudiyetine saygı ile dinle… Bil ki ruhun, var olmanın kaynağı, yolculuğunun rehberidir.





“Ah… Samsara!”

29 11 2011

“Bir damla suyun hiç kurumamasını nasıl sağlarsın?”

 

Nereye gidiyorsun?… Arzularının peşinde…

Onlardan biri senin olduğunda bilmez misin bir sonrakini arzulayacaksın.

Nereye gidiyorsun?… Hedeflerinin peşinde…

Yaşamını tek bir amaca feda ettiğinde bilmez misin bir diğerini düşleyeceksin.

Nereye gidiyorsun?…

Nereden geldiğini bilmeden.

“Her deneyim Yol’u bulmaya yardım eder.”

“Binlerce arzuyu geçekleştirmek mi? Yoksa tek bir şeyi fethetmek mi?

Hangisinin önemli olduğunu söyleyebilir misin?”

Yaşamın tüm hazlarını tatmak, belki her seferinde “işte, bu!” diyerek süregelen bir arayışta olmak. Oysa, bulduğun hiç bir zaman “o” değildir.

Sen de bilirsin, bu zevk geçecek, içinde bir sonraki için bir arzu uyanacak ve tekrar başa döneceksin…

Yaşamın tüm hazlarından elini çekmek, her gün “belki, bugün?” diyerek beklemek. Günler geçse de gelen “o” değildir.

Bilirsin ve her gün en başa geri dönersin…

İnsan bekler.

Bütün olmayı özler. Ait olduğu yerde olmak, ait olduklarıyla birlikte olmak…

Her ayrılık kavuşmayı bekler.

Sonsuz bir döngüde doğar ve ölürüz.

Ruh insanda doğar, ebediyetten ayrılır, “Yol”u yaşamdır… Edediyete tekrar kavuşacağı günü bekler, bunu bilir ve özler.

İnsan bedende doğar, özden ayrılır, “Yol”u yaşamdır. Zamanı dardır, ebediyete tekrar kavuşacağı günü bekler, bunu bilir ve korkar.

Samsara, yaşamın akışı… Yeniden doğuş döngüsü.

Ruhun ve bedenin içiçe geçmiş süregelen yolculukları.

Bir tarafta bilinç öte tarafta tutkular, arzular, istekler, duygular ve deneyimler…

Bu sürükleniş, bir anlamda, bir ilerleyiş ve dönüşüm.

Yaşam ayrılık ve kavuşmalarla ilerler. Ruhun yolculuğunda da insanın yolculuğunda da bu değişmez…

Bir de yaşamın durduğu bir “an” vardır; ayrılıp da kavuşamadığımız zaman.

Biz ilerliyoruz zannetsek de o “an”da yaşam durur …

Kavuşurken “hoşgeldin” uğurlarken “güle güle” deriz.

Oysa ruhun vedalaşması ve kavuşması gizlidir, gizemlidir.

Ruhun dünyasında hangi sözcüğün söylendiğini bilmeyiz.

Kavuşmayı ve bütün olmayı isteyen ruh için ayrılık derin bir yaradır.

Biz istediğimiz kadar “hoşgeldin” diyelim, ruh kavuşmadıysa söylenen sadece boş bir sözdür.

Ve biz istediğimiz kadar  “güle güle” diyelim, ruh bırakmıyorsa ayrılan yoktur.

Ayrılmak ve kavuşmak için ruhun izni gereklidir… Tüm gerçek ayrılıklar ve tüm gerçek kavuşmalar ruhta olur.

Tek bir söz yeterlidir… “Evet…” “Lütfen…

Ancak ruhun izni alındığında, hareket gerçekleşir.

Görmesek bile bu izni içimizde hissederiz.

Şimdi sor kendine “Nereye gidiyorum?

Ruhun neye kavuşmak istiyor?

Bil ki ruhun ona kavuşmadan sen huzur bulamazsın.

İşte bu yüzden, izin ver…  Rehberin ruhun olsun.

Unutmak, reddetmek en büyük ayrılık. Hatırlamak, kabullenmek en büyük kavuşma. Ruhumuzun üstündeki ruh her şeyi hatırlar ve kabullenir, unutan ve reddeden sadece insandır. İnsanın içindeki ruh ancak saygı ve sevgiyle hatırlayıp kabul ettiğinde huzur bulur.

“Bir damla suyun hiç kurumamasını nasıl sağlarsın?”

“Onu denize atarak…”

 

Zaman ruhunu denize kavuşturma zamanı.

Ruhun denize, sen ruhuna, yaşam sana kavuştuğunda,

Herşey ve herkes ait olduğu yerde olduğunda diyebilirsin:

“Şimdi, herşey bütün!”






Anne ve Baba için…

18 11 2011

Yeryüzünde su gibiydim

Isındım buharlaştım

Bulut oldum,

Gökyüzünde su gibiydim

Soğudum yoğunlaştım

Yağmur oldum,

Bir aşağıda bir yukarıda

Sonsuz bir devinimde

Hep var oldum…

 

Yağmur damlası yeryüzüne inerken kapıyı açıp sevgi ve cesaretle “hoşgeldin” diyen her anne ve baba için…

Sonsuz şükranlar.

 

Hayat Armağanı

“Sevgili Annem

Senden aldığım hayatı, bütün getirdikleriyle kabul ediyor,

Ödediğin bedeli

Benim ödeyeceğim bedeli biliyorum.

Sana mutluluk vermek için

Bir anımı boşa geçirmeden,

Hayatımı dolu dolu yaşayacağım.

Hayatıma sıkıca sarılıp onurla yaşayacağım.

Senin bana verdiklerin gibi

Ben de benden sonrakilere vereceğim.

Seni annem olarak kabul ediyorum

Sen de beni çocuğun olarak kabul et.

Sen benim annemsin, ben senin çocuğunum.

Sen büyüksün, bense küçük.

Sen verirsin, ben alırım.

Sevgili Annem

Babamla evlendiğin için çok mutluyum.

Sizler benim için tek anne babasınız.

Sevgili Babam

Senden aldığım hayatı da bütün getirdikleriyle kabul ediyor,

Ödediğin bedeli

Benim ödeyeceğim bedeli biliyorum.

Sana mutluluk vermek için

Bir anımı boşa geçirmeden,

Hayatımı dolu dolu yaşayacağım.

Hayatıma sahip çıkıp onu zenginleştireceğim.

Senin bana verdiklerin gibi

Ben de benden sonrakilere vereceğim.

Seni babam olarak kabul ediyorum

Sen de beni çocuğun olarak kabul et.

Sen benim babamsın, ben de senin çocuğunum.

Sen büyüksün, bense küçük.

Sen verirsin, ben alırım.

Sevgili Babam

Annemle evlendiğin için çok mutluyum.

Sizler benim için tek anne babasınız.

Bu sözleri anne babalarına huzur içinde söyleyebilen kişiler, kendilerini bütün hissederler.”*

 

Yaşam güvenle kabullenmektir. Verileni sorgulamadan almak ve teşekkür etmektir.

İnsan için en anlamlı armağan anne babasından aldığı hayat armağanıdır. Bu sorgulanamaz, yargılanamaz.

Değiştirmek istemek reddetmektir. Hayat armağanını reddeden, anne babasını ve kendini onurlandırmayan, yaşamı reddeder.

Anne ve babanın reddi, kendini inkar demektir, var oluşunu inkar. İnkar eden boş ve eksiktir, tek çabası ise boşluğu doldurmak ve kendini gerçekleştirmek olur. Beyhude bu çaba asla sonuca ulaşmaz.

İnsan ancak kabullendiğinde bütündür.

Yaşamı reddedenin tek kazanacağı, hastalıklar ile kayıplardır.

Yaşam bütün olmak ister, ancak bütün olduğunda sağlıklı ve güzeldir.

 

Şimdi, bütüne çevir gözlerini, nerede olduğunu hatırla, bu evrende, bu dünyada sonsuz varlıkla berabersin.  

Kim olduğunu hatırla.

Sonsuz denizdeki su damlası…

Sadece sev ve kabullen, bırak sonsuzluk içeri aksın…

 

* Sevgiyle Yükselmek, Bir Oluş Felsefesi, Bert Hellinger








%d blogcu bunu beğendi: